5 Ocak 1956 Perşembe günü kar yağmış. Herhalde Ankara’da. Çünkü Ataç’ın güncesinden iz sürüyorum; Ataç o tarihlerde Ankara’da yaşıyor.
Sabahleyin erkenden uyanmış; “gerelti”yi aralamış: Ortalık apakmış. Apak hoşuma gidiyor da, gereltiyi yadırgıyorum. Gerelti, perdeymiş.
Ataç soğuğu sevmiyor; ama kış geldi mi, ille kar yağsın diye bekliyor. Kar yağmazsa, dünya değişti mi, doğanın yasaları şaştı mı diye ürküyor. Neyse ki kar yağmış. Bu kez, kış geçip gitse özlemleri başlıyor, bir an önce havalar ısınsa, ilkyaza kavuşsak! Sonra şu yazıklanış:
“‘Yay’ demeyi unutmuşuz da ‘yaz’ demişiz, gerçek yaza da Farsça’dan ad aramışız, ‘bahar’ demişiz. Dilimizi, kendi dilimizi beğenmediğimiz için. Dilimizi beğenmiyoruz diye de kendimizi beğenmişiz! Şaşılmayacak iş mi bu?.. Şimdi de, Farsça ‘bahar’a Türkçe karşılık aradık mı, ‘ilkyaz’ diye bir söz uydurmak gerekiyor. Bozmuşuz dilimizi, kökünden bozmuşuz…”
‘Yay’la birlikte Yunus Emre’nin eşsiz dizeleri:
“Cemalini gördüm düşte, çok aradım yayda, kışta
Bulamadım, dağda taşta, denizleri süzer oldum”
Eski zamanlardan kalma bir fal kitabında da karşılaşmıştım yay sözcüğüyle. Yazdan sonra yay geliyordu. İşin içinden çıkamamıştım. Yayın yerine yaz geçmiş, yaz da Ataç’ın belirttiği gibi bahar olmuş. İlkyazı Ataç mı ‘uydurmuş’ bilmiyorum. Ama ilkyaz çok sevdiğim bir sözcük, belki Gülten Akın’ın inanılmaz güzellikteki şiirine ad olduğundan. Bununla birlikte ilkbahardan, sonbahardan, yani ‘bahar’dan vazgeçemem.
Çocukluğumun, geçmiş günlerin İstanbul’unda ilkbahar biraz daşifalı otların hatırlanışıydı. Şimdi yine nisan, ama o hava esmiyor,şifalı otlar, bitkiler, çiçekler bugünün İstanbul’unda yazık ki saltanat kuramıyor.
Dedemlerin Şifa’daki evlerinde, kapağı çatlak, Çin porseleni ‘Nevrûziyye kavanozu’ bir köşede hâlâ dururdu. Tutacağı yaldızlı gül, kendisi pembe, ortasında kırmızılı lâcivertli, yapraklar çiçekler, bu kavanoza bayılırdım. Ne var ki Nevrûzziye macunu artık hazırlanmaz olmuştu. Kavanoz da birörnek desenli tabağıyla süs eşyası olup çıkmıştı.
Bu macunun karışımında şifalı otlar, çiçekler, baharat çeşit çeşitmiş. En değerlileri ille kırk bir çeşitten yapılırmış. O, kırk bir çeşit nedir, nelerdir, bilmiyorum. Yalnız, annemin anlattıkları hatırımda:
Nevrûz ya da Nevrûzziye macunu öyle kolaycacık hazırlanmaz, yapılmazmış. Bir tür uzmanlık. O kadar ki, hekimler, eczacılar hatırlı müşterileri için özel olarak hazırlarlarmış. 1930′lar İstanbul’unda bu gelenek varlığını koruyormuş. Zamanı geldi mi, Kadıköyü’nün bilmem hangi eczanelerinden, tozpembe tüllerle bezenmiş cam şişelerde macunlar armağan olarak gönderilirmiş.
Ve bu macunlar ille ‘bahar’ kokarmış…
İstanbul’a ilkyaz elbette kırlardan çıkagelirdi ve İstanbul’un kırlıkları uçsuz bucaksızdı. Kırlarda önce papatyalar! Güzelim kır çiçeği papatyaya, komşumuz Güzide Hanım’ın ‘kelkızçiçeği’ demesine hem şaşırır, hem içerlerdim. Günün birinde, papatyanın öteki adları arasında kelkızçiçeğine rastladım; kim bilir kim takmış, üstelik başkaları da benimsemiş.
Kırlardan toplanan papatyanın karın ağrısına iyi geldiğine inanılırdı. Karın ağrısına iyi geldiği gibi, gaz giderici. Güzide Hanım kelkızçiçeklerini anasonla karıştırır, çay gibi demler; bir fincana bir kesme çeker, sabah akşam ılık içilecek…
Kaynatılmış papatya suyunun bir yararı da, diş ağrısına. Gargara yaparsanız, diş ağrınız dinecek. Kaynatılmış papatya suyu, ılındıktan sonra, saç renklendiricisi olarak da kullanılıyor. Özellikle küçük kız çocukları sarışın ya da açık kumralsa, papatya bu rengi koruyor ve saçların koyulaşmasını engelliyor. Daha bebekken başlanılacak… Başlanırdı, gelgelelim saçlar papatya sarısı kalır mıydı, sanmam, renk git git koyulaşırdı.
Papatyanın her derde devâ olduğuna inanan Güzide Hanım, bir de papatya lapası yapardı ama, bu lapa neyin devâsıydı, nasıl yapılırdı, yenir miydi, ne yapılırdı, unutmuşum.
Kır çiçeklerinin en güzeli, benim için, gelinciktir. Papatyalar biraz pörsür, solar, kırlardan çekilirken, hemen mayıs başlarında gelincikler kıpkırmızı açardı. Şimdi ne kadar seyrek açıyorlar, İstanbul’da ne kadar az yerde gelincik karşımıza çıkıyor!
Ünlü bitkibilimci Maurice Messegue gelincikten söz açarken, “… bu kırmızı renkli gülüşler!” diyor ve kırmızı renkli gülüşlerden bol bol toplamamızı salık veriyor. Gelinciğin yararı, gelincik yetişen bütün ülkelerde yüzyıllardan beri bilinirmiş. Yatıştırıcı, uyku getirici, öksürük yumuşatıcı; en önemlisi, rahatlık verici.
Gelinciğin Topkapı Sarayı’ndaki macerasını eski reçetelerden öğreniyoruz. Hekimbaşının hazırladığı “kırmız” için beş okka gelincik gerekli, çiçekler yıkanıyor, sırlı kavanoza yerleştiriliyor ve üstlerine bin limon sıkılıyor, öylece kırk gün bekletilecek. Sonra pek çok ot, çiçek, baharat katıştırılacak. Hünnap kuruları, limon çiçekleri, çöre otları, rezene, hatta ekşi nar kabuğu, daha neler. Bunlar katıştırıldıktan sonra güneşte yaz sonuna kadar bekletilecekmiş. Kırmızın en büyük özelliği kalbi kuvvetlendirmesi.
Gelinciğin toplanması ince işçilik: Çiçeğin taçyapraklarını asla buruşturmayacaksınız. Buruşunca, çiçek bozuşuma uğruyor. Kurutulması da ayrı beceri gerektiriyor: Kapalı, iyice kuru yerde, bez üstünde kurutulacak. Koyu kırmızı renk alıncaya kadar. Alacası mora çalıyorsa, siyahlaşmışşa -çiçekler nem aldığından- hiçbir işe yaramıyor.
Ben böylesi kurutma işlemlerine tanıklık etmedim. Yalnız gençliğimden bir ilkyaz günü hatırlıyorum. Kınalıada’ya gitmiştik, Hulki Aktunç, Semra Aktunç, ben. Semra gelincik toplamış, taçyaprakları içme suyuna tıka basa doldurmuştu. Su çok geçmeden pespembe kesmişti. Bir başka dostum, rahmetli Bülent Erbaşar kış günleri ıhlamur çayına, her fincana, ille bir kurutulmuş gelincik yaprağı atardı.
Şişli’nin ‘son’ leylâkları bizim arka bahçelerde. Her ilkyaz onca bakımsız bahçelerimizde hâlâ çiçek açıyor leylâklar. Leylâğı sadece eski romanların çiçeği bilirdim; meğer yabana atılamayacak bir ateş düşürücüymüş. Taze yapraklar, taze kabuklar, çiçekler, hepsi gölgede kurutulacak. Sonra havanda dövülecek. Bir avuç kadarı iki litre fokur fokur suda dinlendirilecek. Ateş düşürmek için günde iki fincan içecekmişsiniz.
Kurtuluş’ta oturan, Oburcuk Mutfakta’nın kahramanlarından Madam Anahit, sarımsağın sağlık bitkisi olduğunu söyler dururdu.
Onun birçok sarımsaklı ilâç tarifleri vardı. Hele baharla birlikte taze sarımsak çıktı mı, demet demet yiyecektiniz.
“Anahat’ciğim kokusunu ne yapacağız?” diye soranlara, Madam Anahit kıs kıs güler, bir tarif verirdi. Taze sarımsak baş verince süt beyazı dişleri ayıklayıp havanda ezeceksiniz, bol maydanozla karıştırın, bir çay kaşığı zeytinyağı, tekrar iyice ezin, artık kokusundan çekinmeden yiyebilirsiniz…
Değerli Nurhan Atasoy’un Monet’nin bahçesinden getirdiği fesleğen tohumlarını geçen ay ekmiştim. Saksılarda fideler boy vermeye başladı bile. Sivrisinek kaçırtıcısı güzelim fesleğen, aynı zamanda mide rahatsızlıklarına iyi gelir. Bol fesleğenli çorbalar öneririm. Gerçi ben, kendi fesleğenlerime kıyamam. Hele Claude Monet’in bahçelerinden çıkagelmişlerse…

|